Hogwarts RPG
TEMAMIZ YENİLENMİŞTİR. | SİTEMİZDE ARTIK 3 EK HESAP AÇABİLİRSİNİZ.


Sihir Geri Döndü... Hogwarts'ta Büyülü Bir Yıla Ne Dersin ? ...
 
AnasayfaKapıKayıt OlGiriş yap
SİTE KAPANIYOR ! KİMSE GİRMİYOR ! ADMİNLER BİR ALEM ! YENİ ÜYE GELİMOR ! SUİSTİMAL BİLDİRİLMİŞ ! BU NEDENLE SİTEYİ KAPATIYORUZ !

Paylaş | 
 

 Heaven Xanlées

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Heaven Xanlées
Sihir Bakanı
Sihir Bakanı
avatar

Mesaj Sayısı : 18
Teşekkürler : 0
Kayıt tarihi : 24/06/10
Yaş : 21
Nerden : Heaven : Paris | İlknur : İzmir xD

Hogwarts RPG
Büyü Gücü [ RPG Gücü ] Büyü Gücü [ RPG Gücü ] :
95/100  (95/100)
Uyarılar [ 3 Uyarı = BAN ]: 0

MesajKonu: Heaven Xanlées    Perş. Haz. 24, 2010 11:38 am

Gerçek Bir Aşk Hikayesi



Dersin bittiğini haber veren zil sonunda çalıyor. Hızlıca kitaplarımı toplamaya başlıyorum. Mert ise her zamanki gibi gıcıklık yapmaya başlıyor:
“Hemen kaçmaya çalışıyorsun. Olmaz ki ama! Sen de okulu sevmezsen ben ne yapayım?” fen ve teknoloji ders kitabımı kafasına geçirince susuyor. Onunla oturmak eğlenceli aslında, bazen çok komik olabiliyor. Gömleğimin kollarını güzelce katlayıp çantamı alıyorum ve sınıfın kapısının önüne gidip Zehra ile Buket’i beklemeye başlıyorum. Ekin ile Tuğse giderken el sallıyorlar. Gülümsüyorum. Ekin çok mutlu bu aralar. Doğan ile arası iyi ya keyfine diyecek yok. Sırılsıklam âşık ona… Onun mutlu olmasına seviniyorum. Birkaç uzun dakika sonunda Buket ile Zehra gülüşerek geliyorlar. Zehra kolunu girmem için kaldırıyor. Gülümseyerek koluna giriyorum ve kaplumbağa hızında merdivenleri inmeye başlıyoruz. Birkaç dakika sonra onların seslerini duyuyorum. El çırparak bağırıyorlar:
“8-C! 8-C! 8-C!” Buket bakışlarımı görünce:
“Gidiyorlar.” Diyor. “Giderlerse gitsinler” diyor içimden bir ses… Ama diğeri ona karşı çıkıyor: “Gidiyor işte! Mutlu musun?” susturuyorum ikisini de… Hava çok sıcak... Bahçeye indiğimizde Buket bugün belki de milyonlarca kez sorduğu soruyu tekrarlıyor:
“Bugün geliyorsunuz değil mi?” Zehra ile birlikte gözlerimizi deviriyoruz:
“Evet!” çocuklar gibi el çırpıyor. Başımı çeviriyorum. Gözlerim onu arıyor. Arkadaşlarının arsından zorda olsa buluyorum onu. Bir an göz göze geliyoruz. Hemen kaçırıyor bakışlarını… Utangaçlığına gülüyorum. Ve ilk defa o an anlıyorum gideceğini… Midemde bir şeyler hareketlenmeye başlıyor. Kalbimin derinliklerinde bir sızı göğsümde bir ağrı hissediyorum. Bakışlarım tekrar onu bulurken soruyorum kendime:
“Gidiyor işte! Hadi mutlu olsana! Gülsene! Hani göbek atacaktın o gidince? Gidiyor işte! Neden böyle üzgünsün?” Bunu bilmiyorum. Yaklaşık bir yıldır beklediğim gün geldi ve ben mutlu olmak yerine neredeyse ağlayacağım. Silkinerek kendime gelmeye çalışıyorum. O arkadaşlarına sarılıp onlara veda ederken sessizce onu izliyorum. Yanımdan geçerken saniyenin onda biri kadar bir zaman diliminde bana bakıyor. Hiçbir şey söylemeden kapıdan çıkıp gidiyor. Ne bir hoşça kal, ne bir kendine iyi bak… Tek kelime söylemiyor. Gülümsemiyor bile… O an içime bir şey oturuyor. Boğazımda bir yumru hissediyorum. Yutkunuyorum ama gitmiyor. Nasıl eve geliyorum hiç hatırlamıyorum. Evde kimse yok. Banyoya koşuyorum. Aynada kendime bakmaya başlıyorum. Ne oluyorsa o anda oluyor. Önce gözlerim doluyor, sonra bir gözyaşı kirpiklerimi geçip yanaklarıma ilerliyor. En sonunda hüngür hüngür ağlıyorum. Saçımdaki tokaları saçlarımı koparırcasına çekip çıkartıyorum. Saçlarımı iki yandan toplamıştım o gün... Severdi bu modeli… Söylememişti ama sevdiğini biliyordum. Kahretsin! Gitti işte! Şimdi ne yapacaksın? Aynanın önüne çöküp hızlıca gözyaşlarımı siliyorum. Ama kahretsin ki akmaya devam ediyorlar. İşte o an anlıyorum. Ben ona âşık olmuşum. Bunu fark edince daha da çok ağlıyorum. Bir yandan da düşünüyorum, ne garip bir çiftiz. O bana dört yıldan beri âşık ve artık değil ama ben ona daha yeni âşık olduğumu fark ediyorum. Of, o lanet Salı günü olmasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı. Her şey o gün başlamıştı. Geçen yıl ikinci dönem, aylardan şubat sonlarına doğru… Günlerden Salı ve bizim ilk iki dersimiz beden… Rıza Hoca toplanmamamızı söylüyor. Tam sıraya girecekken Tuğba’nın sesini duyuyorum:
“Yosun!”
“Yosun!” dönüp bakıyorum. Nefes nefese:
“Yosun, 7-C’de Sinan var ya, o seni seviyormuş.” Diyor. Bir an öylece bakıyorum ona… O da meraklı gözlerle beni izliyor. Birkaç dakika sonra soruyor:
“Eee, kabul ediyor musun?” gülerek cevaplıyorum:
“Tabii ki de hayır!” somurtup:
“Neden?” diye soruyor. Gözlerimi devirip:
“Tanımadığım biriyle çıkmamı gerçekten bekliyor muydun?” diye soruyorum. Haklıyım da üstelik… Tanımayı bırak Tuğba söyleyene kadar o sınıfta öyle biri olduğunu bile bilmiyordum. Bu defa da:
“Tanış o zaman!” diye yalvarmaya başlıyor. İki ders boyunca onu dinledikten sonra aklıma Barış geliyor. Gülümseyip:
“Tuğba,” diyorum, “benim zaten bir sevgilim var.” Barış’a hayatımda olduğu için içimden bir kez daha teşekkür edip Zehra ve Buket ile sınıfa çıkmaya başlıyoruz. Kitaplarımı çıkarıp sıranın üzerine koyarken Tuğba’nın sesini duyuyorum:
“Öf Yosun ya! Senin yüzünden fırça yedim, bir kızı ayarlayamıyorsun diye!” Gülüyorum. Hep gülüyordum zaten…

Şimdi bakıyorum da keşke en azından bir tanışsaymışım. Açılan kapıyı duyunca odaya geçip üzerimi değiştirmeye başlıyorum. Zehra birazdan gelir. Yeşil bir kapri ile kırmızı bir t-shirt giyip saçlarımı düzeltiyorum. Koyu kestane rengi saçlarım büyük bukleler halinde omuzlarıma iniyor. Normalde saçlarımı açmayı sevmem ama Buket kızıyor işte! Onu kırmamak için… Çantama dosya kâğıtlarını, İngilizce kitap ve defterini, boya kalemlerimi ve pilot kalemimi koyuyorum. Artık hazırım. Kapı çalıyor. Zehra gelmiş olmalı, ayakkabılarımı giyip aşağı iniyorum. Ben istemediğimde kimse yüz ifademden bir şey anlamaz. Bunu kullanıp yüzüme bir mutluluk gülümsemesi yerleştirip Zehra’nın koluna giriyorum. “Bugün eğlenceli olacak geçmişi bir kenara bırakmanın vakti geldi.” diyorum. Buketlere geldiğimizde kafam iyice dağılıyor. Ders çalışacağız güya… Biz ne zaman bir araya gelsek başka şeyler yapıyoruz. Dans etmek, sohbet etmek, kahkahalara boğulmak gibi… Bahane de hazır zaten: ders çalışmak. Buket kapıda karşılıyor bizi… Her zamanki gibi cicili bicili giyinmiş. Onun bu çocuk ruhlu halini çok seviyorum. Büyümese keşke… Ama bir yandan da hemen büyüsün istiyorum. Ama bunlardan ona hiç bahsetmedim şimdilik… Önce oturuyoruz biraz, sonra açıyoruz kitapları… Gülerek çalışmaya başlıyoruz. Cümlelerin arasında geçen Sinan ismi beni düşüncelere sürüklüyor. Ellerim titreyerek karalıyorum üzerini… Zehra ile Buket durumu fark ediyorlar. Buket kendi gibi olmayan birine dönüşüyor ve:
“Gitmesini istemiyordun değil mi?” diye soruyor. Sessiz kalıyorum ama o cevabını alıyor. Konu değiştirmeye çalışmaya gerek kalmadan Şükran teyze bize yiyecek bir şeyler getiriyor. Konu bir şekilde değişiyor ama benim aklım hala orada… Çatalımla kısırı tabağa dağıtırken farkında olmadan “S” harfi çizdiğimi fark ediyorum. Buket ile Zehra sessiz kalıyorlar. Hemen çatalımla üzerini kapatıyorum harfin… Zehra’nın bakışları üzerimde dolanıyor ve tabağına geri dönüyor. Buket sessizce beni izlemeye devam ederken onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Çıkma teklifini aldığım o Salı gününden iki hafta sonra… Sıcak bir öğle vakti… Çantamı sıraya bırakıp bahçede oturacak bir yer arıyorum. Derken Tuğba’yı görüyorum. Yavaş adımlarla geliyor. Gözlerinin altı kıpkırmızı… Hemen yanına gidip:
“Ne bu hal?” diye soruyorum. Durumu açıklıyor. Ailesi notları iyi olmadığı için ona gitar almamış bizimki de sabaha kadar ağlamış. Onu teselli etmeye çalışırken birisi basket topuyla sert bir şekilde çarpıyor. Tam arkama bakacakken Tuğba gülerek –demin ağlayan o değilmiş gibi- :
“Seviyor ya ondan çarpıyor.” Diyor. Yavaşça dönüyorum. Elindeki basket topunu sektirmeye devam edip sırıtarak bana bakıyor. Sırıtıyor ama siyah gözlerinin derinliklerinde bir şey var: Acı. “Bana bakarken acı çekiyor.” Bu düşünceyle ürperiyorum. Birkaç dakika sonra arkadaşlarının yanına dönüyor. Bense öylece onu izliyorum.
“Yine onu düşünüyorsun değil mi?” Buket’in sesi beni düşüncelerimden sıyırıyor. Bakışım ona beklediği cevabı vermiş olacak ki kekini yemeye devam ediyor. Bense tabağa sehpanın üzerine koyup gereksiz ödevi yapmaya devam ediyorum.
Ertesi gün zorlukla uyanıyorum. Bütün gece kâbuslarla boğuşmuşum. Okula gitmemeyi hiç bu kadar istememiştim. O yoksa okula gitmenin ne anlamı var ki? Üst katta onu görmeyeceksem neden çıkayım ki? Telefon çalıyor. Buket hazır, çantamı alıp çıkıyorum. Pastanenin önünde buluşup okula doğru ilerliyoruz. Bugün ilk iki ders beden olduğu için bahçedeyiz. Tülin Hoca bizi sıraya girmeye zorlarken bir yandan da yoklama almaya çalışıyor. Gözlüğüm olmadığı için net göremiyorum. Buket beni dürtüyor ve ileriyi gösteriyor. Herkes sustuğunda ileri bakıyorum ve görüyorum. Orada. Gelmiş. Gerçekten gelmiş. Net seçemesem de onun olduğunu biliyorum. Orada duran kişi benim Ayıcık’ım. Çantamdan gözlüklerimi çıkarıp takıyorum. Şimdi daha net, hoca filan umurumda değil artık onu izlemeye başlıyorum. O kantine girip girip çıkıyor. Bu tarafa bakmamaya çalışıyor ama başarılı olamıyor. Bakışlarını her halükarda beni bulmayı başarıyor. Hoca bizi serbest bıraktığında Buket ve Zehra ile birlikte ona doğru ilerlemeye başlıyorum. Yanından hızlıca geçip duvara yaslanıyorum ve onu kaçamak bakışlarla izlemeye devam ediyorum. Birkaç dakika sonra Sanem yanıma geliyor ve sohbet etmeye başlıyoruz. Bakışlarımı ondan kaçırmamaya dikkat ediyorum. Sonra yavaş adımlarla bize doğru gelmeye başlıyor. Nefes alışım hızlanmaya başlarken onu düzenlemeye çalışıyorum. Bana bakmamaya çalışarak cebinden kırmızı bir telefon çıkarıp Sanem’e veriyor ve:
“Gamze bizim evde unutmuş.” Diyor. Sanem gülümseyip telefonu alıyor ve o bana kaçamak bir bakış atıp geldiği yere gidiyor. O gün onu görmek için her teneffüs aşağı iniyorum ve onu güzelce görebildiğim duvarın önünde durup onu izliyorum. Son dersin bitiminde Buket sırıtarak bana takılıyor:
“Senin için gelmiş, bir de o kadar üzülüyordun!” ona bir dirsek geçirince susuyor ve Zehra’yı da alıp kapıya yöneliyoruz. Hala gitmemiş. Duvarın orada durup inenlere bakıyor. Beni görünce bakışlarını başka yöne çeviriyor. Bu utangaçlığına gülüyorum. Buket ile Zehra kıkırdarken eve doğru yol almaya başlıyoruz. Arada arkama bakmayı da ihmal etmiyorum ve umduğum gibi peşimden geliyor. Ama hiç konuşmuyoruz. Bakışlar her şeyi anlatır hesabı arada kaçamak bir şekilde birbirimize bakıyoruz. Ama ikimiz de o iki sözcüğü sesli olarak söyleyemiyoruz: “Seni seviyorum.”

Günler hızla akıp gidiyor. Ne olduğunu anlayamadan karne günü gelip çatıyor. Bunun onunla geçireceğimiz son gün olduğu gerçeğini kalbim kabul etmiyor. Göğsümde kocaman bir yara var ve çok acıyor. O gidiyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Çünkü elimden gelen her şeyi yapmışım, bundan fazlasını yapmak zaten unuttuğum benliğimi tamamıyla kaybetmek olur, bunu biliyorum. Ayrıca bu aşkta o yeterince üzülüyor, onu yeterince üzüyorum şimdi de gidip ona gitme diyememem, bunu ona yapabilecek kadar yüzsüz olmadığımız farkındayım. Kalbimi zor da olsa susturmayı başarıp Buket ve Zehra’nın konuşmalarına katılıyorum. Birkaç dakika sonra bizi içeri almaya başlıyorlar. Basamakları yavaş yavaş çıkarken Buket bana seslenince birkaç basamak önde olan Sinan bana bakıyor. Beyaz pantolonum, kırmızı tişörtüm, beyaz ayakkabılarım ve kırmızı bir tokayla toplanmış saçlarımla gerçekten güzel görünüyorum. O da bunu fark ediyor. Bir an göz göze geliyoruz. Gözlerinde hüzün, öfke, acı ve beğeni var. Bana bakarken bu duyguların hepsini hissediyor. Bunu görebiliyorum. Birkaç dakika öylece kalıyoruz. Sonra o arkasını dönüp merdiveni çıkmaya devam ediyor. Ben de Buket’e dönüyorum. Düşmemek için tırabzana tutunuyorum. Gözlerim yanmaya başlıyor. Hani ağlamak isteyip ama gözyaşlarını tutmak zorunda olduğunuz zaman boğazınızda doğan bir acı vardır ya nefes almanızı engeller. Bir yumru gibi kalır orda… Ağlamak istersiniz ama olmaz. Gözleriniz yanmaya başlar, umursamazsınız. Yıllarca kendinizi kandırır sulu göz olmadığınıza inandırmaya çalışırsınız ama olmaz. O acı size bütün çabalarınızın boşuna olduğunu hatırlatır ve siz o an isteseniz bile ağlayamazsınız. İşte öyle oluyorum. Her şey anlamsız gelmeye başlıyor. O hariç… Ve o an bunun gerçekten son olduğunu tüm benliğimle hissediyorum. Varlığımın her zerresiyle bunun son günümüz olduğunun farkına varıyorum ve gerçek bir tokat misali yüzümde patlıyor. Gözlerimden bir damla yaş süzülürken Buket gelip beni kavrıyor. Ona tutunup lavaboya gidiyorum ve toparlanmaya çalışıyorum.
Hocamız karneleri dağıtırken boş gözlerle bakıyorum. Sıra bana gelince her yıl olduğu gibi övgü sözcükleri ve yine güzel bir karne ama bana hiçbir şey ifade etmiyor. Çıkışta ortalarda yok. Gittiğini anlıyorum ve bir daha gelmeyeceğini… Buket:
“Bir dahaki yıl seni görmeye geleceğini biliyorum.” Diyor. Ufak bir tebessüm ediyorum ve Buket’e tutunarak eve gitmeye başlıyorum. Buket’in söylediği şeyin doğru olmasını tüm kalbimle istiyorum. Gelmesini beni görmesini… Belki gelir. Belki gelmez. Bunu bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ben ona sırılsıklam aşığım…
Aylar dakika misali hızla geçip gidiyor. Artık bir sekizinci sınıf öğrencisiyim. O gideli yedi ay oluyor. Ve ben yine okula gitmek istemiyorum. Sınıfım en üst katta ve onun eski sınıfıyla karşı karşıya… O sınıf bana pek bir şey ifade etmiyor artık… Eski ben olmadığım farkındayım. Herkes de biliyor. Eskisi kadar sık gülmüyorum artık. Meşhur kahkahalarım var ama onlar da eskisi kadar içten değil. Bunu biliyorum. Hep aşk şarkılar dinliyorum. Çoğunda da ağlıyorum. Bugün de o günlerden biri. Kalkıp hızlıca üzerimi giyiyorum. Saçlarımı da öylesine tarayıp bir tokayla topluyorum. Kardeşim de hazır olunca evden çıkıyoruz. Köşe başında her gün olduğu gibi Buket’i bekliyoruz. Hanımefendi de yine ağır çekimde geliyor. Selamlaşmadan sonra kardeşim önden gidiyor biz de Buket ile yavaş yavaş okula doğru yol almaya başlıyoruz. İlk ders çok sıkıcı geçiyor. Zili sabırsızlıkla bekliyorum ve işte çalıyor. Buket tepemde dikilmeye başlayınca aşağı ineceğimizi anlıyorum. Zehra ortalarda yok demek ki ikimiz olacağız. Yavaşça kalkıyorum ve merdivenleri inmeye başlıyoruz. Bahçede dolaşmaya başlıyoruz. Bahçe her zamanki gibi kalabalık… Konumuz: Kerem… Benim en yakın arkadaşım. Buket ileride sevgilim olacağı konusunda diretiyor. Ama ben gülerek karşı çıkıyorum. Aslını o da biliyor. Böyle bir şey olmayacağını biliyor. Teneffüs hızlıca geçip gidiyor. Merdivenlere yöneliyoruz. Tam kapıdan içeri girecekken başımı çeviriyorum ve… Gözlerimin beni yanılttığı ya da gerçekten halüsinasyon görmeye başladığına kanaat getiriyorum. Gözlerimi kapatıp derin nefesler alıyorum ve tekrar açıyorum. Ama bir şey değişmiyor. Orada duvarda. Kollarını duvara yaslamış beni izliyor. Gözlerinde özlem dudaklarında ufak bir tebessüm var. Bir yandan beni izlerken bir yandan da yanındaki uzun boylu arkadaşıyla konuşuyor. Çocuğun adı Cemil’di sanırım. Bir süre öylece bakıyorum. Hiç değişmemiş. Saçları ne çok kısa ne de çok uzun... Ona da böylesi yakışıyor zaten… Üzerinde gri hırkası var. Güldüğü zaman gamzelerini görebiliyordum. Buket bir şey olduğunu fark ediyor. Ama nedense dönüp duvara bakmayı akıl edemiyor. Benim olduğundan emin olamadığım bir ses tonuyla:
“Gelmiş.” Diyorum. Buket bir an anlamsız anlamsız bakıyor bana… Sonra kaç köşeli olduğunu bilmediğim jetonu düşüyor:
“Nerde?” diye soruyor. Heyecanlanıyor. Duvarı gösteriyorum ve içeri kaçıyorum. Buket olması gerektiğinden daha çok heyecanlanıyor. Koşarak arkamdan geldiğini görüyorum ve:
“Tek kelime etme!” diyorum. Susuyor ama susmakta ne kadar zorlandığını tahmin edebiliyorum. Yukarı çıkar çıkmaz tuvalete koşuyorum. Allahtan kimse yok. Aynada kendime bakıp sakinleşmeye çalışırken ilk defa kalbimin bu kadar hızlı çarptığını fark ediyorum. Bir süre sonra Buket geliyor. Hala heyecanını atamamış. Kendi kendine konuşuyor:
“Senin için gelmiş. Hocalar için veya şu geri zekâlı okul için gelmiş olamaz değil mi?” Gülüyorum. O da buna karşılık olarak sırıtıyor. Benim içimde bastıramadığım bir heyecan ve neşe var. Uzun zamandır bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Buket neşemi fark ediyor. Eğlenecek tabii! Sırıtarak:
“Aşkı kendinden büyük hanımefendi biraz daha kendinize bakmaya devam ederseniz derse geç kalacağız.” Diyor. O an hatırlıyorum okulda olduğumuzu ve derse girmemiz gerektiği… Kafamı sallayıp onu takip ediyorum. Muhtemelen suratımda aptal bir sırıtış var ve bu yüzden Berrak kahkahalara boğuluyor. Ben de ona katılıyorum. Hoca hala yok. Bunu fırsat bilerek pencereye yaklaşıyorum. Duvardan inip okula girmiş ve bir banka oturmuş. Gülümseyerek bir süre onu seyrediyorum. Hocanın sesini duyunca ona bir kez daha bakıp yerime geçiyorum.

Bahçeye inip onun önünden neşeli kahkahalar atarak geçerken o gülüşünü gördüğümde içimde tarifsiz bir sevinç duyuyorum. Mutluluğum daha da artıyor. Ama yine de konuşmuyoruz. Gözlerimiz her şeyi anlatıyor ama yine de birbirimize sarılmıyoruz. İkimiz de çok seviyoruz ama söylemiyoruz. Ben onun öfkesi mi daha çok aşkı mı bilemezken o sevdiğimden şüpheli… O gün nedense çok çabuk geçip gidiyor. Mümkün olan her anımı onu izlemekle geçiriyorum. Ama hiçbir an bana yetmiyor. Hiçbir an ona olan özlemimi azaltmıyor. Her ansa ona olan aşkımı daha da arttırıyor. Gün bittiğindeyse ilk defa gülümsüyoruz birbirimize ve farklı yollardan ne zaman görüşeceğimizi bilmeden gidiyoruz. Beni yine bir hüzün kaplıyor. Yine üşüyorum.

Bazen çok soğuk oluyor bu şehrin sokakları, sensiz çok üşüyorum…

O günden sonra daha bir umut dolu gidiyorum okula… Hani belki bugün de gelir diye… Bugün de onu görürüm. Bugün de bir kez daha ona âşık olurum. Ama bir daha gelmiyor. Her gün o duvara, o banka, o ağacın altına yüzlerce, binlerce belki de on binlerce kez bakıyorum ama gelmiyor. Her an daha da çok özlüyorum. Hasret her geçen saniye daha da artıyor.

Bazen bir hasret kaplıyor bedenimi, titriyorum…

Umudum her geçen dakika daha da azalıyor. Onun gelmediğini gördükçe umutsuzluk tüm bedenimi sarıyor. Bir umut kırıntısının dahi kalmadığını hissediyorum. Her an daha da büyüyor umutsuzluk… Ama elimden hiçbir şey gelmiyor.

Bazen umutsuzluk tutuyor bütün kapılarımı, “Git!” diyemiyorum…
Senin gelmediğini gördükçe konuşmakta gelmiyorum içimden… Gerçekten gülmeyi zaten unuttum. Kahkahaları bırak tebessüm bile edemiyorum. Sensiz kocaman bir boşlukta bitmez bir sessizliğin ortasındayım.

Bazen hüzün kapatıyor dudaklarımı, konuşamıyorum…

Ve o kaçınılmaz gün geliyor. Benim de gideceğim bir daha karşılaşma şansımızın iyice azalacağı belki de onu bir daha hiç göremeyeceğim o gün… Karne günü geliyor. Yas kıyafetleri giymek istiyorum. Baştan aşağı siyah giyip bütün gün ağlamak istiyorum. Kendi ölümümü gözyaşlarımla kutlamak istiyorum. Ama beni bu kadar yıktığını kimse bilmemeli… Kimse anlamamalı bu kadar üzüldüğümü… Bu yüzden açık renk bir pantolonla yeşil bir bluz giyiyorum. Altına beyaz ayakkabılar… Saçlarım açık… Buket ile birlikte okula gidiyoruz. Gören herkes ne kadar güzel olduğumu söylüyor. Umurumda değil. O göremeyecekse güzel olmamın ne anlamı var ki…
Karneleri aldıktan sonra bahçeye iniyoruz. Bazıları ağlıyor, bazıları suskun… Son sözler söylenmeye başlıyor. Arkadaşlarımla konuşurken ufacık bir umutla başımı çeviriyorum ve görüyorum. Orada, gelmiş. Gerçekten gelmiş. Beni bırakmayacağını biliyordum. İstemsiz bir şekilde gülümsüyorum. Bir an öylece bakıyor bana sonra yavaşça yürümeye başlıyor. Ve onun için yazdığım şiirin son kısmını söylemeye başlıyor:

“Bunları düşünürken elime başka bir yağmur damlası düşüyor.
Onda bizi görüyorum.
Yan yanayız…
O günkü bir yağmurun altında
Kahkahalarla dönüp duruyoruz.
Sen yavaşça elimi tutuyorsun.
Seni çok seviyorum, diyorsun
O an hiç bitmesin istiyorum.
Ben hep orada öylece kalıp bizi izleyeyim.
Asla gerçek olmayacak bu anın tadını çıkarayım.
Ama yağmur diniyor.
O yağmur damlası da elimden yavaşça kayıp gidiyor.
Ben yine ağlamaya başlıyorum.
Yağmur dindiği için ağlıyorum bu defa
Yağmurları ne kadar çok sevdiğimi bilirsin
Ama bilmediğin bir şey var:”
Son mısrasını söylemeden önce birbirimize gülümseyerek yürüyoruz. Birbirimizi sıkıca sardıktan sonra ayrılıyoruz. Ellerim onun sıcacık avuçlarında, ben onun siyah derinliklerinde, o benim sert kahvelerimde boğulurken şiirin o son mısrasını birlikte söylüyoruz:

“Ben seni yağmurlardan daha çok seviyorum.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nina Aellia Cast
Admin|Gryffindor 7. Sınıf|Sınıf ve Dumbledore'un Ordusu Başkanı|Quiddtch Takım Kaptanı|Arayıcı
Admin|Gryffindor 7. Sınıf|Sınıf ve Dumbledore'un Ordusu Başkanı|Quiddtch Takım Kaptanı|Arayıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 208
Teşekkürler : 0
Kayıt tarihi : 17/06/10
Yaş : 21
Nerden : ^^Nina^^No^^Name

Hogwarts RPG
Büyü Gücü [ RPG Gücü ] Büyü Gücü [ RPG Gücü ] :
100/100  (100/100)
Uyarılar [ 3 Uyarı = BAN ]: ADMİN

MesajKonu: Geri: Heaven Xanlées    Perş. Haz. 24, 2010 12:26 pm

Güzeldi. Ama daha akıcı olabilirdi.

Büyü Gücü : 85
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://rpghogwarts.yetkinforum.com
 
Heaven Xanlées
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Hogwarts RPG :: Role Playing Game [ RPG ] :: Büyü Gücü Belirleme-
Buraya geçin: